Dünya cesurlara aittir. Kiel isyanından bir slogan

II) DEVRİM SÜRECİ

4) SOL-İÇİ MÜCADELEDE DÖNÜM NOKTASI VE KANLI İKTİDAR MÜCADELESİ

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da kurulmakta olan yeni düzenin karakterini belirlemek için bu dönemde inisiyatifi ele geçirmiş olan soysal demokratların her kanadından gruplar arasında, iki ayrı cumhuriyetin ilan edildiği 9 Kasım 1918’den itibaren giderek keskinleşen bir mücadele yaşanıyordu. İlk bakışta belirleyici olan üç grup var gibi görünüyordu: Açık ara en büyük güç olan ve savaş yıllarında giderek daha çok sağa kayan SPD-Çoğunluk, onlarla işbirliği içinde yeni hükümeti kuran daha soldaki Bağımsız-SPD ve bu grup içinde olmakla birlikte giderek daha radikal sol politikalarla diğerlerinden hızla kopma sürecine giren Spartakistler. Önceki bölümlerde dile getirildiği üzere, bu gruplar arasındaki iktidar mücadelesinde asıl belirleyici olan ve 9 Kasım’da başlayan ‘devrim’ sürecinin ilk haftalarında pek görünür olmayan eski müesses nizamın asker ve sivil elitleri, son iki bölümde anlatıldığı üzere, cepheden dönen düzenli ordunun şatafatlı törenlerle Berlin’e sokulması aracılığıyla sergilenen boy gösterisi ve darbe girişimleri nedeniyle Aralık ayında daha görünür olmaya başlamıştı. Sorumlu oldukları, yıkımla sonuçlanmış bir savaşın ardından karşılaştıkları kitlesel tepki nedeniyle, ilk haftalarda ortalıkta görünmemekle birlikte, daha ilk günden SPD-Çoğunluk lideri Ebert ve ekibiyle kurdukları iş birliği ve hâlâ kontrollerinde olan büyük askeri güç sayesinde kendilerini son tahlilde asıl belirleyici güç olarak görüyorlardı. Savaşın yol açtığı ekonomik-sosyal yıkımın ve coşkuyla girilen savaştan hezimetle çıkılmasının yarattığı travmanın sonucunda yaşanan depresif ve öfkeli kitle psikolojisine dayalı olağanüstü konjonktürün geçici olduğunu, o sırada yaygın ve derin bir şekilde yaşanan radikalleşmenin giderek sönümleneceğini ve o günlerde sessiz görünen büyük muhafazakar kitlelerin istikrar, huzur ve disiplin beklentileriyle kendilerini destekleyeceğini düşünen eski müesses nizamın askeri ve sivil elitleri, halkın, o anda sesi daha çok duyulan muhalif diğer yarısı üzerinde çok etkili olan sosyal demokrat hareketin liderleriyle savaş sırasında kurdukları işbirliği sayesinde, bu kesimdeki sert muhalefeti ve radikalleşmeyi bertaraf edebileceğine güveniyordu. Savaş sırasında büyük sermayeyle sendikalar arasında sağlanan anlaşmanın dayandığı ‘yurtsever’ söylem, aynı zamanda on yıllardır kitlesel desteğini artırmasına rağmen muhalefete mahkûm olan soysal demokratlara şimdi iktidarı paylaşma olanağı sunmaktaydı. Hâlâ marjinal bir grup olmaktan kurtulamayan devrimci Spartakistler ile orta yolcu politika izleyen Bağımsız-SPD liderliği ise özellikle sosyo-ekonomik alanda daha köklü dönüşümden yana politikalarıyla eski müesses nizamın elitlerini ürkütüyordu. Ancak reformist SPD-Çoğunluk liderliğinin (özellikle sosyo-ekonomik alanda) derinliği ve kapsamı sınırlı bir dönüşüm öngören politikasına güvenen müesses nizamın elitleri, Ebert kliğiyle yakın işbirliği içinde bu reform sürecine razı oluyor ve savaş sonrası yeni düzene mümkün olduğunca yumuşak bir geçişle bu dönemi atlatmaya çalışıyordu.

 

Sokağın olağanüstü hareketli ve her zamankinden daha çok etkili olduğu bu süreçte, elbette liderlikler veya elitler tarafından rahatça politikalar belirlenip uygulanamıyordu. Tüm kesimlerinin tabanları bir birbirleriyle etkileşim içindeydi ve her kesimin tabanı kendi liderliğini sürekli baskı altında tutuyordu. Üstelik, tabanda kesimler arasında kaymalar mümkündü ve siyasi arenanın en radikal kesimi gibi görünen Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğindeki Spartakistler, daha kitlesel diğer iki grubun tabanını ve bağımsız radikal grupları hızla kendisine çekmekteydi. Bir yıl önce Rusya’da bir imparatorluğu yıkarak yeni bir dünya kurma iddiasıyla iktidara gelen ve kapitalist dünyada büyük korku yaratan Bolşeviklerin iktidarını pekiştirmesi ve devrimci konseyler/sovyetler yönetiminde radikal bir dönüşümün başlatılması, Almanya’daki elitler için Bolşeviklerin muadili olan Spartakistleri baş düşmana dönüştürüyordu. O sırada Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan sürece benzer şekilde, savaşın galibi müttefikler, özellikle Amerika için en büyük sorun olarak görülen Bolşevizm tehlikesi Almanya’daki sürece bu devletlerin dolaylı veya dolaysız müdahalesine ne kadar yol açtı bilinmiyor, çünkü meselenin bu boyutu üzerinde bugüne kadar yeterince durulmamıştır, ama Almanya’daki eski müesses nizamın asker ve sivil elitleri için de en büyük tehlike olarak Bolşevizm ve onların ülkedeki temsilcileri olarak görülen Spartakistler idi.

 

Eski müesses nizamın elitleri devrimden hemen sonra toparlanma çalışmalarını başlatmışlardı ve özellikle askeri elit (Ebert ile kurdukları ittifak aracılığıyla) önemli adımlar atmıştı. Ancak sokaktaki devrimci kitleler ve onların askeri birlikleri tarafından püskürtülen darbe girişimleri, bu elitlerin en önemli meselesinin kitle tabanı olduğunu göstermişti. Bu konuda çalışmalara hızla başlayan büyük sermayedarlar, daha önceki bölümlerde anlatılan anti-Bolşevik propaganda kampanyasına hız verirken, diğer yandan savaş öncesinin en büyük kitle partileri olan merkez sağ partiler de yeniden toparlanmaya çalışıyor ve yeni sağ partiler kuruluyordu. Kitle tabanı oluşturma konusunda en büyük rolü oynayan partiler üstü sağcı bir girişim olarak Antibolschewistische Liga, Almanya’nın Moskova elçiliğinin eski çalışanlarından Eduard Stadtler öncülüğünde örgütlenen ve büyük sermayenin desteğiyle kısa sürede tüm Almanya’da etkili olan, genelde devrim karşıtı (özellikle radikal solun temsilcisi olarak gösterilen Spartakistlerin aleyhinde) propaganda aracılığıyla devrimci solun tabanını sokaktan ve devrimci örgütlerden uzaklaştırılmaya çalışıyordu. Diğer yandan, dönemin temel devrimci kitle örgütlenmesi olan işçi-asker konseylerine alternatif olarak yurttaş konseyleri veya kentsoylular konseyleri diye çevirebilecek konseyler (şûralar/sovyetler) kurulmaktaydı: Bürgerrat.

 

İyi bilindiği üzere, Bolşevik devrimi sonrası dünyada popülerleşen ve hatta Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’da sulandırılmış versiyonları ortaya çıkan konseyler/şûralar/sovyetler, aslen 1905 Rusya devrimi sonrasında popülerleşmeye başlayan, taban demokrasisine dayalı, genelde adem-i merkezi karaktere sahip ve konvansiyonel ekonomi-politiği reddeden olağanüstü dönemlerin radikal/devrimci yerel kurumları olarak biliniyordu. Donny Gluckstein tarafından yapılan çalışmada o sırada tüm Avrupa’da popülerleştiği ortaya konulan konseyler/sovyetler, her ülkede farklı niteliklere sahip olabiliyordu, ama sonuçta aynı konjonktürün ürünü kurumlardı. (The Western Soviets: Workers’ Councils versus Parliament 1915-1920, Londra, 1985)

 

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Osmanlı’da - Bülent Tanör’ün “Yerel Kongreler Dönemi” adını verdiği 1918 sonrası dönemde - belli bir bölgenin kurtuluşunu ve yönetimini üstlenmeye aday ‘kongre’, ‘şûra’ veya ‘cemiyet’ adı verilen benzer kurumlar ortaya çıkmıştı. (Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları, 1918-1920, İstanbul, 1992) Kars İslam Şûrası ve Oltu İslam Şûra Hükümeti gibi yapıların yanı sıra, genelde kongreler adı altında bir araya gelen bazı geçici yapılar, alt sınıfların dolaysız katılımı ve hatta önderliği ve radikal talepler açısından Rusya’daki konseyler/sovyetler örneğinden oldukça farklıydı, ama yerel ve konvansiyonel yapıların dışında ortaya çıkan spontane ve katılımcı nitelikleriyle aynı akımın veya zamanın ruhu içerisinde değerlendirilebilirler.

 

Aynı şekilde, Almanya’da da - Bürgertum in der Revolution. Bürgerräte und Bürgerstreiks in Deutschland, 1918-1920 başlıklı kapsamlı monografisinde (Hamburg, 1992) Hans-Joachim Bieber’in belirttiği üzere – 1918 yılı Kasım ayının ikinci haftasından itibaren “yerden mantar biter gibi her yerde bir anda ortaya çıkan” yurttaş konseyleri (Bürgerräte) de Bolşevik konseylerden/sovyetlerden farklı karaktere sahipti. Zaten 1870lerden beri özellikle Enternasyonal’ler üzerinden oldukça yakın ve bazen iç içe olan Marksist Avrupa hareketinin merkezi gücü konumunda olan Almanya’daki sol hareketler, Rusya’daki devrim sürecini yakından takip etmekteydi ve bu nedenle 1918 sonrasında Almanya’da bir anda yayılan işçi ve asker konseyleri, Rusya’daki işçi, köylü ve asker sovyetlerinin neredeyse taklidi durumundaydı. Hem örgütlenme (adem-i merkezi ve doğrudan/katılımcı demokratik ilişki ağı, seçimle sınırlı olmayan taban inisiyatifi, kendiliğindenlik, gevşek hiyerarşi, vb.) hem de amaçlar/ideoloji (sosyoekonomik devrimci/köktenci talepler, ülke yönetiminde katılımcı/doğrudan demokrasi, vb.) düzleminde gözlemlenen bu benzerlik, aynı sırada Almanya’da yayılan yurttaş konseyleri için geçerli değildi. En az yirmi en fazla yüz üyeden oluşması gibi kurallarla küçük ve yerel karakterleri korunmaya çalışılan bu konseyler de doğal olarak ortaya çıkarken yerel ve adem-i merkezi niteliğe sahiptiler, ama devrimci işçi ve asker konseylerinden farklı birçok özelliği vardı: 1) Bir an önce merkezi bir yapıya kavuşma amacı başından itibaren mevcuttu, 2) kendilerini zamanla ortadan kalkacak, sadece olağanüstü koşulların (zorunlu olarak ortaya çıkmış) geçici yapıları olarak görüyorlardı, 3) daha radikal ve kalıcı yapılar olarak ortaya çıkan devrimci işçi, asker ve özellikle köylü konseylerine tepki olarak kurulmuş alternatif olarak ortaya çıkmışlardı ve 4) başından itibaren büyük ve orta sermaye gruplarının dolaysız desteğiyle çalışmalarını yürütüyorlardı.

 

Hamburg ve çevresinde etkili olan Hansabund gibi hâlihazırda mevcut örgütlenmelerin ve sağ partilerin öncülüğünü yaptığı bu konseyler, çoğu zaman eski dernek, vakıf veya inisiyatifler tarafından esnaf, memur, serbest meslek erbabı küçük burjuvazinin muhafazakâr değerler etrafında toparlanması ve devrimci dalganın önüne geçilmesi amacıyla kurulmuştu. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonraki hafta içinde Almanya’da yetmişe yakın yurttaş konseyi kurulmuşken, 1918 yılı sonunda sayıları üç yüzü aşmıştı.

 

Berlin’de de kısa sürede sayısı artan yurttaş konseylerinin 20 Kasım 1918’de Zirkus Busch’ta gerçekleştirdiği büyük toplantıda bir araya gelen tüm yerel yurttaş konseyleri, küçük burjuvazinin temsilcisi dernekler ve birlikler, Tüm Berlin (Büyükşehir) Yurttaşlar Konseyini (Bürgerrat von Groß-Berlin) kurmuşlardı. Başkanlığa AEG eski direktörü Waldemar Koch’un seçilmiş olduğunu bilmek, konseyin niteliği hakkında yeterli bilgi verecektir. Koch, yurttaş konseyini Spartakistlerin Berlin'i işçi ve asker konseyi aracılığıyla yönetme girişimlerine karşı bir direniş örgütü olarak gördüğünü açıkça ifade ediyordu. En kısa sürede parlamentonun (Ulusal Meclis'in) toplanması için çalışmayı ilk hedeflerden biri olarak belirleyen yurttaş konseyi, daha ilk toplantısında, “kanun tanımaz Bolşeviklere karşı özel mülkiyetin mutlak bir şekilde korunması” çağrısında bulunmuştu.

 

Hemen her gün değişik meslek gruplarından katılımcıların protesto yürüyüşleri ve özellikle Zirkus Busch’ta gerçekleştirilen büyük toplantılar aracılığıyla yurttaş konseyleri, bir yandan geçici hükümetin aldığı devrimci kararları protesto ederken diğer yandan olası radikal adımlara karşı da uyarıda bulunuyorlardı. Zamanla sayıları ve çeşitleri artan bu protesto toplantılarına katılanlar arasında mülk sahipleri ve esnaflar da vardı. Öyle ki yeni hükümetin eğitim reformuna karşı 1 Ocak 1919’da Zirkus Busch’ta yapılan büyük bir toplantıdan sonra, altmış bine yakın kişinin katıldığı büyük bir yürüyüş gerçekleştirilecekti. Dönemin tarihi anlatılırken özellikle sokağın kullanılması ve toplantılar, afişler, yürüyüşler vs. anlamında kitle hareketleri bağlamında daha çok değişik versiyonlarıyla sola odaklanılsa ve özellikle yayınlanan görsel malzemelerin çoğu bunlarla ilgili olsa da aynı dönemde muhafazakar ve sağcı bir kitle hareketinin de giderek güçlendiğini ve sokağı kullandıklarını, bu sokak protestoları resimlerinin bir kesiminin aslında sağcı/muhafazakâr hareketlere ait olduğunu unutmamak gerekiyor. Nitekim işçi ve asker konseylerine karşı her gün bir yerde kurulan yurttaş konseyleri, 5 Ocak 1919’da Berlin Üniversitesi büyük toplantı salonunda yapılan bir toplantıyla İmparatorluk Yurttaş Konseyi (Reichsbürgerrat) adı altında muhafazakâr kitle hareketinin en geniş çatısını oluşturacaktı. Liberal lider Friedrich Naumann’ın açılış konuşmasını yaptığı ve Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg gibi devrimci solcuların “iktidara göz koymuş (kendini erk şehvetine kaptırmış) bir azınlık” (machtlüsterne Minderheit) olarak tasvir edildiği toplantıda, Berlinli Papaz Ludwig Wessel (1879-1922) başkan seçilmişti. Toplantıda yaptığı konuşmada ‘Almanlıktan uzak’ ve Almanlığın özüne yabancı çılgın bir Rus ideoloji olarak tanımladığı Bolşevizmi baş düşman ilan eden Wessel, ırkçı söylemiyle dikkat çeken bir isimdi.

 

Yurttaş kavramı üzerinden sınıfsal farkları ve çelişkileri örten veya inkâr eden bu konseylerin bir işlevi savaş sonrası yıkım ortamında toplumun yeniden toparlanması ve ayağa kalkması ise diğer işlevi de devrimci dalganın yarattığı sosyal ve ekonomik radikal dönüşüm tehdidini ortadan kaldırmaktı. Nitekim yeniden toparlanmaktan kastedilen, eski sınıf ilişkilerinin, yani siyasi ve sosyoekonomik hiyerarşinin devamı veya yeniden tahkim edilmesiydi. Yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmış eski askeri ve sivil elitlerin sadece bir kısmı tarafından savunulabilen monarşinin savaş sonrasında bir anda ortadan kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı gibi yenilikler orta ve büyük burjuvazi tarafından kabul edilebilirdi, ama eski düzenin kökten değişmesini öngören yeni düzen arayışlarının güçlenmesi onları da korkutuyordu.

 

Bu arayışın geniş bir yelpazede talepler sunduğu gerçeği, eski müesses nizamın özellikle askeri ve sivil elitleri tarafından çok iyi görülüyor ve bu nedenle daha radikal/devrimci sola karşı ılımlı/reformist solla işbirliği içinde kriz yönetilmeye çalışılıyordu. Bugünden bakıldığında, o sırada eski müesses nizamın asker ve sivil elitlerinin oldukça sistemli ve çok yönlü bir karşı-devrimci mücadele yürüttüğü görülüyor: 1) Anti-Bolşevizm söylemiyle özellikle muhafazakâr monarşist kitlelerin örgütlenmesi için yürütülen çalışmalar, yavaş ilerlese de sistemli bir şekilde devam ediyordu. 2) Diğer yandan, eski düzenli ordu aracılığıyla devrimci askeri birlikleri bastırmak, Berlin’in güvenlik kontrolünü ele geçirmek ve Ebert ekibini tek başına iktidara geçirmek için darbe girişimleri sonuçsuz kaldığı için ‘taze kan’ askeri birlikler olarak milis örgütlenmesine (Freikorps) dayanma kararı verilmiş ve bu konudaki hazırlıklar hızlandırılmıştı. 3) Ancak Bolşevik tehlikesini bertaraf etmek için güvendikleri en önemli aktör Ebert ekibi ve onun önderliğinde SPD-Çoğunluk kadrolarıydı. Giderek güçlenen radikal solu ortadan kaldırmak için her yola başvuran Ebert ekibi, sadece eski müesses nizamın askeri elitleriyle kurdukları işbirliğine değil, açık ara büyük üstünlüklerinin söz konusu olduğu kitlesel desteğe güveniyordu. Bu nedenle, bir yandan işçi-asker konseylerini/sovyetlerini geçici ve kısmi işleve/niteliğe mahkûm etmeye çalışırken, diğer yandan o konseyler/sovyetler içinde kontrolü de elden bırakmıyordu. Bu konudaki başarısında en önemli faktör, özellikle işçi sınıfı içinde on yıllara dayalı kurumlaşmış örgütlenme ve mücadelenin liderliğini yapan partinin merkezi gücü olmayı sürdürmesiydi ama bizzat bu sınıfın içinde hâlâ devrimci radikal politikalara karşı mesafeli ve hatta ürkek davranan büyük çoğunluğun korku ve kaygılarını iyi yönetebilmesi de en az o kadar önemliydi. Son olarak, bu konuda Bağımsız-SPD yönetiminin, özellikle parti başkanı Hugo Haase’nin orta yolcu tavrına da güvenebilirdi. Buna dayanarak konseyler/sovyetler aracılığıyla iktidarını pekiştirmesi ve radikal solu tasfiye etmesi için ilk önemli fırsat, o günlerde Almanya’nın değişik yerlerinden gönderilen işçi-asker konseyleri delegelerinin katılımıyla gerçekleştirilecek olan Konseyler Genel Kongresinde karşısına çıkacaktı.